Bir idam mahkumunun son mektubu

0
310

(Cellatlığının farkında olmayanlara ithaf olunur.)
2000 yılının hemen başı. 1999 Küçük Kıyamet, Körfez Depremi sonrasında, kuru bir yaprak gibi dört bir tarafa savrulan on binlerden biri olarak öğretmenlik ve avukatlık yaptığım Sakarya’dan İstanbul’a düşmüştüm. Buradaki görev yerim, Üsküdar’da bir ortaokuldu.
Burada, benim gibi Körfezin değişik yerlerinden depremin savurduğu onlarca öğrenci vardı. Bitişikteki bir lisenin pansiyonunda kalıyor, çalıştığım okulda öğrenim görüyorlardı. Bunlardan biri de dersine girdiğim sınıflardan 6/C’deki Ferhat B. İdi.
Ufacık bir çocuktu Ferhat. Ufak ama yerinde duramayan, tam bir fındık faresi. Ders dinlemez, durmadan konuşur, dinleyenlere engel olur, sınıfın düzenini bozardı. İtiraf edeyim, benim sınırlarımı da hayli zorlayan bir çocuktu.
Öğretmenler odasının da baş konusuydu Ferhat. Çoğu 40 yaşın üzerinde olan hayli kıdemli meslektaşlarım, konuşacak başka konuları, yapacak başka işleri yokmuşçasına onu yargılar, ipe çekerlerdi durmaksızın.
Bir gün bu sınıfta bir uygulama yaptırmıştım. Sanırım Milliyet Gazetesinde günlük olarak yayımlanan bir çizgi roman vardı. ‘BONCUK’. Sevimli bir köpeğin maceralarını anlatırdı.
Uygulama için bu çizgi romandan üç karelik bir bölüm kesip öğrencilerime vermiştim. Öyküde ‘Süslü’ adlı köpek, ”Boncuk haydi banyo zamanı!” diyerek Boncuk’u çağırıyor. Banyoyu sevmeyen Boncuk’sa “Eyvah yine mi banyo!” diyerek saklanmak için bir çalının arkasına atlıyor; ancak oradaki bir çamur birikintisine düşüyordu.”
Çocuklardan, verdiğim karelerin başını ve sonunu hayalleriyle süsleyerek bir öykü çalışması yapmalarını istemiştim. Yarım sayfayı geçebilen çok az öğrenci vardı. Ferhat’sa bir buçuk defter sayfasını dolduracak uzunlukta bir öykü yazmıştı.
Özetle şöyleydi:
*
“Sokaklarda toza-toprağa aldırmadan neşeyle koşturan, yuvarlanan Boncuk, banyo için çağrılınca saklanmak istemiş; ancak çamura düşmüş, yani yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştu. Üstü başı berbattı. Bu halde eve giderse annesi onu kemiklerini kırıncaya kadar döverdi. Bu yüzden eve dönmemiş, geceyi sokaklarda yalnız geçirmişti. Bu, onun evden uzakta geçirdiği ilk geceydi. Çok üşümüş, üstelik çok da korkmuştu. Yıkık bir duvarın rüzgâr almayan kuytusundaki gazete kâğıdıydı sokaklardaki ilk yatağı.
Sabah erken, çevre kalabalıklaşmadan çöp bidonlarının çevresinde, karnını doyurmaya çalışırken bir sokak köpeği olan Fındık’la karşılaşmış, arkadaş olmuşlardı. Artık daha mutluydu Boncuk. Yalnızlık çekmeyecekti. Gece üşüdüğünde sarılacağı bir arkadaşı vardı. Karınlarını birlikte doyuruyor, birlikte oynuyorlardı. Soğuklarda, kapısını birlikte açabildikleri bir bankamatik kulübesinde, birbirlerine sarılarak sımsıcak uyuyorlardı.
Yolun karşısına geçmeye çalışırlarken Fındık’a çarpan bir araba bozmuştu bu güzel tabloyu. Boncuk, yaralı arkadaşını yolun dışına, bir ağacın altına sürüklemiş, yaralarını yalayarak iyileştirmeye çalışmış, ancak onu yaşatmayı başaramamıştı.
Bir süre ölü arkadaşının başında acı acı havladıktan sonra, onu ağacın gölgesinde kazdığı bir mezara gömmüştü Boncuk. Mezarın başında birkaç kez daha havlayıp arkadaşına veda etmiş, ardından kendini sokaklara vurmuştu. O günden sonra Boncuk’tan bir daha haber alınamamıştı.”
*
Ferhat’ın minik yüreğinden kâğıda dökülen bu buruk öykü, canımı çok yakmıştı. Onu nemli gözlerle kucaklayarak kutlamış, ders bitiminde de yazısını alarak öğretmenler odasına gitmiştim. “Size bir idam mahkûmunun son mektubunu okuyacağım.” dedikten sonra Ferhat’ın kompozisyonunu okumuş;
“İmza Ferhat B. Şimdi tabureyi çekebilirsiniz.” demiştim.
*
Yıllar sonrasında, bugün bile Ferhat, uğurböceğininkilere benzeyen parlak, muzip gözleriyle gelir karşıma oturur. Beni alır okuluma götürür. Orada kendimle ve bir türlü OLAMAYAN ve insanın derinlerine dalamayan, sığ sularda debelenen öğretmen arkadaşlarımla yüzleşir, hüzün dalgaları arasında kaybolurum.
SALİH ALTUN