Atatürk Türklük Anlayışı ve Osmanlı nın necibi millet dediği Türk olmayanları

0
493

Bizim neslin gençlik yıllarına Osmanlılık telkin ve etkileri hâkimdi.
İmparatorluk halkını meydana getiren Türk‟ten başka uluslara, bu arada yanlış bir
din anlayışıyla Arap‟lara, sarayın, ordu ve devlet ileri gelenleri arasında bulunan
ırkdaşlarının etkisiyle Arnavut‟lara özel bir değer veriliyor, onlardan söz edilirken
“kavm-i necib” deyimi ile sıfatlandırılarak bu duygunun belirtilmesine çalışılıyor,
memleketin sahibi ve devletin kurucusu olan biz Türk‟ler, ikinci plânda gelen
önemsiz halk yığınları sayılıyordu.
Şair Mehmet Emin Yurdakul‟un, ilk defa Manastır Askerî İdadisi‟nde öğrenci
iken okuduğum “Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur” mısraıyla başlayan
manzumesinde, bana ulusal benliğimin gururunu tattıran ilk anlatımı bulmuştum.
Fakat ben asıl bunu, orduya katıldığım ilk günlerde, bir Anadolu çocuğunun
gözyaşlarında gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük, benim en derin
güven kaynağım, en engin övünç dayanağım oldu. Kendimi hiçbir zaman
Osmanlılığın telkin ettiği başka ulusları öven ve Türklüğü aşağı gören eksiklik
duygusunu kaptırmadım.
Bakınız nasıl oldu? Kurmaylık stajı için verildiğim* süvari alayı, Hayfa‟da
bulunuyordu. Kışla ile deniz arasında geniş bir talim alanı vardı ve piyade acemi
eğitim devri yeni başlamıştı. Erleri bölgeden toplanmış Arap gençlerinden, öğretici
kadro da tecrübeli ve Anadolulu kıta çavuşları olan Türk delikanlılarından kurulu
idi. Katıldığım bölüğün alaydan yetişmiş, Makedonya Türklerinden, ileri yaşlı bir
yüzbaşısı vardı. Erlere çavuşlar talim yaptırıyor, biz subaylar arada dolaşarak
çalışmaları izliyor ve denetliyorduk. Yüzbaşı, çavuşlarına karşı sert davranıyor,
yeni erlere karşı ise fazla şefkatli görünüyordu. Onların herhangi bir şekilde
azarlanmasına, hırpalanmasına gönlü razı olmadığını ısrarla söylüyordu. Halbuki
talimlerde, Türkçe bilmedikleri için, çavuşların söylediklerini iyi anlayamayan
kimi erlerin yanlış hareketlerinin, zaman zaman çavuşların sabırlarını tükettiği,
sertçe davranışlarına yol açtığı da oluyordu. Bir gün yüzbaşı, bu yolda hareketten
kendini alıkoyamayan bir çavuşunu mimlemiş ve talimden dönüldükten sonra,
birlikte oturduğumuz bölük komutanlığı odasına çağırtmıştı. Takım komutanıyla
birlikte gelerek yüzbaşısını saygıyla ve askerce selâmlayan çavuş, yirmibeş
yaşlarında dinç ve yakışıklı, ince bıyıklı, elmacık kemikleri fazla kabarık, uyanık
bir Türk çocuğu idi. Yüzbaşı, onu ulusal onurunu ağır şekilde hançerleyen
“…Türk!” sözleriyle azarlamaya başlamıştı. “Sen nasıl olur da kavm-i necib-i
Arab‟a mensup, Peygamberimiz Efendimizin mübarek soyundan olan bu çocuklara
sert davranır, ağır söz söyler, onların kalbini kırarsın. Kendini bil, sen onların
ayağına su bile dökmeye lâyık değilsin…” gibi gittikçe mânasızlaşan, fakat yaşlı
yüzbaşının samimî inancından kuvvet alan sözlerle hakaret ediyor, gittikçe
asabileşiyordu. Ben dikkatle çavuşun yüz ifadesini izliyordum. Başlangıçta üstünde
bir babaya duyulan saygının içtenliği okunan çizgiler sertleşmeye, içten gelen haklı
bir isyanın ateşleri gözlerinde okunmaya başlamıştı. Fakat gerçek itaatin simgesi
olan her Türk askeri gibi bu da iç duygularını gemlemesini bildi. Sessizce göz
pınarlarından dökülmeye başlayan yaş damlaları, yanaklarında birbirini
kovalayarak bıyıkları üstünde toplanıyor ve kendini böylece yatıştırmaya
çalışıyordu. Ben, bir taraftan üzgün ve sinirli, bu sahneyi seyreder ve söylenenleri
dinlerken, bir yandan da içimde bir isyan duygusu şahlanıyor ve şöyle
düşünüyordum: “O erin bağlı olduğu kavim, bir çok bakımdan necib olabilirdi.
Fakat çavuşun, yüzbaşının ve benim bağlı olduğumuz kavmin de tarihleri şerefle
dolduran büyük ve asil bir ulus olduğu da bir an şüphe götürmez bir gerçekti.
Türklük hakkındaki o günkü görüş ise, doğrudan doğruya Türk aydınlarının kendi
kendini bilmemesinden ve başka uluslarda şu veya bu sebeple üstünlük var
sayarak, kendini onlardan aşağı görüp nefsine olan güveni yitirmesindendir. Artık
bu yanlış görüşe son vermek, Türklüğümüzü bütün asalet ve necabeti ile tanımak
ve tanıtmak gerekmektedir” dedim ve o andan beri inandığım bu gerçeğe bütün
Türklerin inanmasını, bununla övünüp kendine güvenmesini ülkü bildim.
1931 (Faik Reşit Unat, Ne Mutlu Türküm Diyene,
Türk Dili Dergisi, Sayı: 146, Kasım 1963, s. 77-78)MUSTAFA KEMAL ATATÜRK