Bir Sevda Masalı İdi Karagöl’e Çıkmak

0
608

Torosların zirvesinde….

Hep duymuş, ama gidememiştim bir türlü Karagöl’e. Bolkarların zirvelerinde 2750 metre rakımda bulunan bir göl düşünün, hemen 200 metre kadar yukarısında bir sekide ise bir diğer mücevher Çiniligöl. Derken biraderlerle birlikte köyümüzün o dönemki muhtarı Alcan Mustafa lakaplı baba dostu büyüğümüze bizi Karagöl’e götürmesini teklif ettik ve derhal kabul gördü isteğimiz. Heyecanla başladık hazırlıklara, kışlık giysiler( ki Temmuzda kışlık giymek çölde kutup ayısıyla selamlaşmak gibidir Tarsus’ta), odun, yiyecek malzemeler derken WW Transportorün içi tıka basa dolmuştu. Öğle vakti Tarsus’a bağlı Çukurbağ köyünden çıktık yola, 2 saat sonra Ulukışla’ya bağlı Bolkar dağlarında 2500 metre rakımda yer alan meydan yaylasında çadırı kurmaya başladık. Çadır dedimse Kızılay çadırı kıvamında büyükçe bir çadırdı. Akşam olmadan çadırı halledip yemek hazırlıklarına giriştik. Akşam olmaya başlamışken hava serinlemeye durmuştu. Ama ne serinleme! O anda Tarsus’ta ya da Adana’da hava sıcaklığının 30 dereceden aşağı olmadığını bilmek ilginç bir duygu uyandırdı bende. Resmen üşüyor hatta bayağı bayağı titriyordum. Derhal kazaklar giyildi, biraderlerde şaşkınlık içinde kalın bir şeyler giyme telaşında idi. Bu arada yemek pişirmek için ateş yakmış kararan ve soğuyan havanın etkisi ile kor ateşin karşısında sıralanmıştık bile istemsizce. Şaşkınlık içinde mutlu bir şekilde ellerimiz ısıtıyorduk. Koyu bir sohbete tutulduk, kardeşim Cemalettin gitarı ile resitale başladığında komşu çadırlardan katılımlar oldu muhabbet halkamıza. Söyledik, şen kahkahalar attık, bir ara gökyüzüne takılıp kaldım öylece. Aman Allah’ım! Gökyüzünde bu kadar yıldız mı varmış? Şehirlerin kirli puslu havasından gökyüzünün o büyülü resmini unutmuşuz meğersem. Hayranlıkla izlemeye başladım, tüm gökyüzü yıldıza bezenmiş, ışıl ışıldı. Hayallere daldım, öylece kalakalmışım. Doğanın sadeliğini, vahşiliğini unutturan şehir yaşamı bizden ne kadar da çok şey götürmüş. Bu manzarayı kim bilir kaç yıldır görmedim. Taa çocukluğumda; köye gittiğimde, tahta tabir edilen üstü açık sofada yatardım. O günlerde geceleri yıldızlara bakarak, seslerini dinleyerek( çekirgelerdi sanırım, ben hep o sesi yıldızların sesi olarak kabul ettim) uykuya dalardım. O huzuru hatırladım. Gece yıldızlardan bir yorgan altında, üşüyerek ve bürünerek uyumanın dayanılmaz hazzını hayal ettim. Hayal etmekle kalmadım deneyimledim de. İlk gecemiz, sabaha kadar uyku tulumlarının içinde bile olsa üşüyerek geçti biraderlerle birlikte.
Sabah erkenden kalktık elbet, nasıl bir soğuk hava karşıladı çadırın dışında bir bilseniz. Derhal ateş yakıldı, hararetle kahvaltı hazırlıklarına giriştik dört biraderler olarak dört elden. Kahvaltı biter bitmez yola çıktık. Karagöl ve çinili göl bulunduğumuz noktadan daha yukarda bir konumda ve görülmüyordu. Tırmanacaktık bir patikadan. Alcan Mustafa abimiz düştü önümüze ve bizi kolay olana değil sarp ve dik olan bir rotaya soktu. Ona göre bu yol daha zor ama daha kısaydı. Zorlanan bacaklarımız ve ciğerlerimiz başta bizi epey zorladı ama ciğerlere bastığımız tertemiz hava bir müddet sonra yorgunluğumuzu unutturdu bile. Parkur dik ve zordu ama o kır çiçeklerinin tüm vahşi güzellikleriyle bize gülümsemeleri yok mu? Her şeye değiyordu molalarda. Ben hiç bu kadar yakından incelememiştim Torosların o nadide güzellerini. Nasıl bir renk yoğunluğu ve çekicilikleri vardı bir görseniz. Adını bilmediğim çiçekler, kevenler, ötüşen kuşlar bize bambaşka bir dünyanın varlığını hatırlatıyordu. Hepimizin bir an önce görmek için can attığı Karagöl ve Çiniligöl ise az ötede idi. Tırmanışımız sık ve kısa molalarla yaklaşık 1 saat sürdü. Parkur biraz düzleşmiş ve dalgalı bir hal almıştı. Yaklaştık dedi Alcan Mustafa abimiz. Derken tüm cazibesi ile gördüm Karagölü aşağıda, yaklaşık 200 metre ötemizde.
Her tarafından yemyeşil bir örtü ile kaplıydı. Hızlıca, sevgiliye koşar gibi koştuk göl kenarına. Tüm yorgunluğumuz uçmuştu, koyu bir sohbete başladık biraderlerle. Endemik olan Karagöl kurbağaları etrafımızda zıplıyor sanki bize selam verir gibi suda bizi izliyorlardı. Susamıştık, Alcan Mustafa abimiz az ötede bir kaynak olduğunu söylediğinde hızlıca kalkarak kaynağa yöneldik hep birlikte. Aman Allahım! o rakımda nasılda nefis bir kar suyu karşıladı bizi bir bilseniz. Tadına oyum olmayan bir su idi. Tamamen kar suyu ve hiçbir insani atık ile bulaşmamış harika aroması ile tam bir lezzet pınarı idi sanki. Doya doya içtik buz gibi sudan.
Yorgunluğu atmıştık ama o nefasetten içince doping almış gibi dinçleşmiş ve gözümüzü Çiniligölün olduğu sekiye çevirmiştik. Rehberimiz haydi deyince tereddütsüz kalktık dördümüzde. Yola koyulduk, gölün kenarından ilerleyerek tırmanışa başladık. Nispeten daha kolay bir tırmanış sonunda kayaların arsında bir krater gölü olan çini renginde olduğundan olsa gerek Çiniligöl isimli mücevherle karşılaştık bir anda. Ne manzaraydı ama büyülenmiştik resmen. Birkaç saatimizide orda geçirdikten sonra geri dönüşe geçtik. Tırmanışın yanında bu iniş bizi yormak bir yana iyice eğlendirmeye başlamıştı. Saatler sonra çadırımıza dönmüş şehir yaşantısının tembelleştirdiği ayaklarımız bizi epey yormuştu. Kar suyundan bir göz çadır kurduğumuz meydan yaylasında da vardı. Oradan getirdiğimiz su ile çay yaptık . Çay dedimse ateş üstünde tenekede kaynayan su ile demlenmiş köz çayının tadına da doyulmuyormuş. Muhteşem lezzeti ile tüm yorgunluğumuzu almıştı çay. Artık akşam yemeği hazırlıklarına başlamamız gerekiyordu. Güneş usul usul batmaya niyetlenmiş, hava da iyiden iyiye soğumuştu. Malum burada elektrikte yoktu ve tek ışık kaynağımız aküden aldığımız enerji ile küçük masamızın etrafını ancak aydınlatan minik led lamba idi. Gece boyu Torosların tertemiz ve buz gibi havasına, yıldızlara boyanmış gökyüzüne doymuş, muhabbetle süslemiştik saatlerimizi. Artık uykumuzun geldiğini fark ettiğimizde saat sabaha yakın 3 olmuştu. Doluştuk çadırımıza ve ilk gece oramıza buramıza batan taşların ve buz gibi havanın farkına bile varamadan tulumlarımızın içinde uyuya kalmış, günün ilk ışıkları ile tekrar kendimize gelmiştik.
Tam 3 gündüz 3 gece daha kalarak, her gün kahvaltı sonrası tırmanışa geçip Karagöl ve Çiniligöl namlı mücevherleri izlemiş, doyumsuz suyundan içip ikindi vakti tekrar kamp alanına inmiştik. Artık karagölde kamp çadırı kurmak benim için bir sevdaya dönmüştü. Dönüşte eşime ve çocuklarıma ballandıra ballandıra gördüklerimizi yaşadıklarımız anlatmış onlarında gönlüne bir ateş düşürmüştüm. O yazdan sonra her yaz mutlaka Karagöle ailecek gidip bir gece konaklar olmuştuk. Özellikle ramazanda mutlaka bir ifarımızı karagölde açar olmuştuk, gelenekselleştirmiştik bu fasılı. O rakımda ateş başında titreyerek oturmak, iftar sonrası kar suyu ile demlenmiş çay içmek, en sonunda ise o su ile bakır cezvede közde kahve içmek yok mu işte o büyük keyif verir olmuştu bize. Karagöldeki resimlerimi nadir_sener adlı instagram hesabımda yayımladım. Görmek isteyen doğa sevdalılarını sayfamı takip etmeye davet ediyorum. Ayaklarım taşıdığı müddetçe Toroslarda gezinmeye devam edeceğim.

Nadir Şener

Paylaş
Önceki İçerikBursa Duruşmalara Girmiyor
Sonraki İçerikİcra’cıya Suç Üstü
İbrahim Halil Eroğlu
AJANS 3C isimli aylık hukuk bülteni çıkardı. FİKİR KULUBÜ isimli kitabı var. www.sende yaz.net te şiirve makale tarzı yazıları bulunmakta çeşitli yerel gazete ve meslek dergilerinde yazı ve makaleleri vardır. www.iheroglu.com adresinde hikaye-makale ve yaşam koçlugu hakkında yazıları bulunmaktadır. Uzun Köprü Lisesi Gaziantep Atatürk Lisesi Ankara hukuk fakülteinde okudu Dernek ve parti yöneticilikleinde bulundu.Futbol masa tenisi ve tenis oynuyor.